Gönderiler Yazılarım ile etiketlendi
Sevgiden, aşktan bahsetmeye utanır olduğumuz anlarda aklımıza gelen hatıralar hangi zamanda saklandılar acaba? Dilimizden aşağı düşmez oldular. Ya gözlerimizin hizasından başlayan yağmurlar, kirlenmiş bedenlerimizi temizlemeye yetecek mi?
Umut etmek, istemek, arzulamak, özlemek demek sevgi demekti bizim için. Boş geliyor kulaklarımıza artık. Kaybettiklerimiz nerede, sustuklarımız nereye kadar hıçkıracak içimizde? Bilmiyorum sevgilim. İçine düştüğümüz bu boşluk nereye sürüklüyor bizi? Bilemiyoruz. Belki de bunca yanlışın sorumlusu İstanbul’du kim bilir. Bizi anlayamamıştı belki de. Zaten sokakları kalabalıktı. Seni kaybettirecek, kendimi unutturacak kadar…
Peki onca seneden sonra geri dönmen neyin habercisi? Hangi tesadüf inandıracak artık bir daha gitmeyeceğini? Hangi korku tekrar bağlayacak ellerimizi? Bilemiyorum, bilemiyoruz sevgilim. Kulaklarımda daha önce hiç duymadığım, bilmediğim bir varlığın sesi, içimdeki boşluk git gide büyüyor.
Her şeye rağmen yaşıyoruz. Yorgunuz. Sevmek acı, zaman hızlı, yaşamak zor, ölüm bilinmez. Günden güne yaşlanıyoruz bir çınar gibi. Ama birlikte olmak mesele değil. Sevmek, boylu boyunca bir yük zaten. Sevebilmek asıl mesele.
Bir gün olur da tekrar gidersen, beni düşünme. Çünkü zamanla alışıyormuş insan her şeye. Geç de olsa anlamışım; Her seven sevdiğiyle yaşlanıyormuş meğer. Ama ayrı ayrı, ama beraber…
Her şey çok güzeldi. Ta ki işten çıkmadan önce eve gidip yaparım diye tuttuğum çişimi, yolda yürürken evime daha uzun bir yol var diye düşünerek dayanamayıp lise aşkım Merve’nin evinin yakınlarında kuytu bir duvara işediğim âna kadar… Arkadan bir ses geliyor; “Tüüüü allah cezanı versin Yağmur. Yıllar sonra seni böyle mi görecektim?” diye. Bir de gülüyor… Ben de güldüm tabi bir yandan da çok utandım. Yüzüne bakamadım. Ama ne gelir ki elden? Gelen çişimdi. Kimse için çişimi tutamazdım. Bir de cidden çok sıkışmıştım. Yoksa öyle her gördüğüm yere işemiyorum. Yüzünde aptal bir gülümsemeyle “Yazıklar olsun sana yaaaa.” diyerek gitti. Biraz uzaklaştığında fermuarımı çekmeye çalışır vaziyette arkasından gülerek ve bağırarak seslendim: ”Bu; seni okulun önünde saatlerce beklerken tuttuğum çişlerdi. Al sana! Al tamam mı? Utanmıyorum kimseden…”
Kimin başına gelebilirdi ki böyle bir olay? Düşünsenize; lise aşkınız evinize yakın bir yerin ücra köşesine çöğdürüyor?
”En az çocuklar kadar mutlu olmayı isterdim. Yarısında söndürülmüş izmariti yerde bulan boyacı çocuklar kadar… “Buna da şükür.” dercesine içine çekmeyi isterdim o zehri. Burnunda sümüğü, yüzünde gülücüğü hiç eksik olmayan o mahalle çocukları kadar mutlu olmayı isterdim.
Oysa boyacı çocuklar da kalmadı şimdi. Akşam ezanından sonra eve koşan çocuklar da yok, gülücük sesleri de yok, bakkaldan gelene kadar ucu ısırılmış ekmeklerin sıcaklığı da… Sahi ne oldu o çocuklara? Sırtında bohçaları eksik olmayan çingene hikayeleri mi kaçırdı onları? Niye susuyorsunuz? Söylesenize hangi peçete silmeyi başardı o sümüğü? Kimler çaldı o gülücüğü, o mutluluğu? Sobanın üzerine dizilmiş mandalina kabuklarını kim attı sobanın içine?”
Biliyorum gidenler hiç dönmedi.
Dönenlerse gidenler değildi.
Hep uzaklara bakardı. Ve o, uzaklara bakıyor diye, ben de uzaklara gitmek isterdim. Kim bilir belki o zaman görürdü.
Keşke erkeklerin de ilk ilişkisinde hatta ilk sevişmesinde kan gelseydi bir yerlerinden. O zaman belki anlarlardı, hiç anlayamadıkları o kadınları.
Sevmeni de geçtim özlemeni de… Belki bir gün hatırlarsın.
Birçok hata yaptım, günah işledim, çok insan kaybettim ve çoğu kez yaptıklarımdan pişman oldum. Ama her şeye rağmen içim rahat. Niye mi? Çünkü vicdanıma hesap verecek bir şey yapmadım.
Ve her şarkının, her şiirin, her filmin, her fotoğrafın ve her kitabın… Yani her yolun sonu sana çıkıyor.
İnsan yalnız kaldığı zaman suçlar kendini. Hatalarını yalnız kaldığı o vakit görür. Kaybettiği, terk ettiği insanları… Terk edenleri, terk edilenleri o vakit anlar. Bütün mefullerin yerine koyar kendini. Herkese karşı hata arar kendinde. Ve ne kadar çok hata yaptığını anlar.
Yalnızlığın en güzel getirisidir bu. Kaybettiklerinin değerini anlar, yaptığı yanlışları görür insan. Elinde kalanlara sahip çıkar. Bozduysa tamir eder, kırdıysa af diler. Pişman olur yalnız kalan insan.
Bu yüzden, hiç yalnız kalamamış, yalnızlığın ne olduğunu anlayamamış insanlardan uzak durun. Çünkü onlar değerinizi bilmez ve sizi anlayamazlar.
Başkalarının mutluluğuna şahit olmakla geçiyor ömrüm.
Keşfedilecek bir hayatım olduğunu zannederdim.
Ne kadar da çokmuş ben gibi insanlar.
Basitiz, hem de çok basit.
Ne kadar da değersizmiş yaşanmışlıklar.
İstanbul’u sevdim ama insanlarını sevemedim.
Ankara’yı sevemedim ama insanlarını sevdim.
Bursa’yı ve güzel kızlarını sevdim.
İzmir’i sadece sevdim.
O kadar vefasızmış insan.
Herkes unuturmuş herkesi.
Bir zaman gelir de,
Hatıralar değerini yitirirmiş.
Hiçe sayılırmış,
Unutulmaz denen her sevi.
Her beden savrulup atılırmış.
Unutulmaya mahkummuş her kişi.
Bir gün o hiç dönülmeyen yere gidersem,
Ne olur sen unutma beni.
Mutlu biri değilim, mizacım böyle.